Sokaktan bloga geçen gerilla reklamlar

Pazarlama iletişimi sırasında şaşırtıcı yöntemler kullanmak bu yıl en çok kullanılan yöntemlerden biri. Bazen gerilla pazarlama, bazen alternatif reklamcılık olarak adlandırılan bu çalışmalarda mekan hep sokaklar. Hindistandaki NDTV kanalı için Mc Cann Ericksson Mumbai tarafından yapılan bu çalışma, gerilla sokak çalışmalarını anımsatıyor. Trene biniyorsunuz ve trenin camlarının televizyon şeklinde olduğunu görüyorsunuz. Mesaj oldukça açık. NDTV 7 gün 24 saat, tüm çıplaklığı ile size gerçekleri gösterir. Bir açıdan bakıldığında "Oldukça yaratıcı" diyebilirsiniz. O zaman bir de şu reklam açısından bakın. Şimdi iki reklamda da yaratıcılık benzer diyebilirsiniz. Benzerliği geçersek bu tarz reklamların bir ortak noktası daha var.

Sizce bu reklamlar türlerinde tuhaf olan ve sizde soru işareti uyandıran bir durum var mı? Mesela bu reklamlar sokakta kaç kişi tarafından görüldü? Acaba internette mi yoksa sokakta mı daha çok kişi bu tarz reklam çalışmalarını görüyor? Bu tarz reklamlar veya gerilla çalışmalar sadece bloglar veya internet için yapılıyor olabilirler mi? Mesela sokakta reklam bile yapacak olsanız, böyle şeyler çizmenize kim izin verebilir? Bu işaretler trafiği alt üst etmezmi? Bu tarz boncuklar asılmasına hangi belediye müsade edebilir? Barbekü reklamı için böyle bir çalışma yapılsa veya böyle bir çalışma bile kaç saat kalır acaba orada? En azından birileri şişleri almaz mı? Asfalt üzerine çizilen boyalı rakamlara kim izin verir ki? Hem bu etik midir?

New Yorkta yapılan ve forumlarda konuşulup, bloglarda hakkında yazılar yazılan Folgers kahve reklamı‘nın o sokakta kaç kişi tarafından görüldüğünü biliyor musunuz? Business Week dergisine göre, bu reklam 3 saat içinde görevliler tarafından sökülüp götürüldü ve kimse onu görmedi. Peki nasıl bu kadar olay oldu? Muhtemelen reklamı yapan ajans, çok hit alan bloglardan birine ulaştırdı ve o blog tarafından resim internet’e düşmüş oldu. Ondan sonra, çok hızlı bir şekilde dünyanın dört bir yanından binlerce blogda folgers kahvenin muhteşem gerilla çalışmasından bahsediliyordu. Oysa bu gerilla sayılmayabilir. Çünkü sokakta değildi. 3 saat durmuştu ve bloglar için hazırlanmıştı. Yani biraz aldatmaca vardı. Daha sonra bunun ütü veriyonu da yayınlandı. Aynı düşünce. İyi de nasıl böyle bir reklama trafiğin ortasında izin verilebilir. Bu da muhtemelen bir kaç saat içinde gitti. Ne gerilla ama! 

Mısırda yapılan bu çalışma, gerçekten de müşterilerin gittiği bir markette mi oldu? Siz bir markette sütlerin içindeki Tide marka detarjanı görseydiniz ne hissederdiniz? Çok mükemmel bir çalışma mı diyecektiniz? Hiç de gerçekçi durmuyor, sütlüğün içine giren deterjan. Kim bunu ister ki! Ama bloglarda yine hızla yayıldı ve tide markasının akılda kalıcılığını ve sıradışılığını gösterdi. Sanki temel mesaj biz sıradışı ve cool bir markayız gib görünüyor bu çalışmaların hepsinde. Golf polo için, Hong Kong’da yapılan çalışma ise, daha da abartılı idi. Yine sokakta yapılan çalışmada trafik engelleyici bir durum vardı. Acaba bu da günlerce durdu mu? Yoksa fotoğraf çekildikten sonra kaldırılıp götürüldü mü? İlginç çalışmalardan biri daha bloglarda oldukça yer kapladı. Yine bir sokak ve bu sefer Canon reklamı. Bu da kolay kolay izin verilmeyecek ve çevre düzenini bozan reklamlardan bir başkası. Bu da bir kaç saat sonra yok olmuştur. Taktik sanki aynı. Resmi çek, bloga yolla, popüler ve cool bir reklamın olsun!

Yine kesin toplatıldığını düşündüğüm çalışmalardan biri de buydu.  DHL için yapılan kutulu çalışmalar daha aykırı ve şaşırtıcı idi. Bunların sokakta bırakılması imkansız gibi görünüyor. Ciddi biçimde çevre yapısını bozuyor ve çirkin görünüyor.

Sokaktan hızlıca bloga terfi eden reklamlar için en iyi hikaye Mcdonalds’ın saatine ait. Bu çalışma totemi dikilirken, reklam ajansından biri, arka tarafta birinin elinde cep telefonuyla diktikleri güneş saatini görüntülemeye çalıştığını fark etmiş. Bunun üzerine reklamın internetten daha fazla kişiye ulaşacağı fikri ortaya çıkmış. Derken , o fotoğraf internete düşmüş ve o günden sonra internet üzerinde yayılmış. Yani çalışma, sokakta değil de bloglar ve internet üzerinde daha çabuk yayılıyor ve markanın bilinirliğini artırıyor. Çoğu alternatif ve gerilla olarak adlandırılıyor. Blogtan bloga pazarlama dediğim bu buzz ve viral marketing örnekleri giderek çoğalacak gibi görünüyor. Bunlarda samimi olmayan yön ise şu. Bunlar sokakta fazla durmuyor. Resim çekiliyor, bloga yollanıyor ve başlasın blogdan bloga pazarlama!

Başka bir yönden de bakılabilir. Artık insanlar net üzerinden iletişim kurduğuna göre, haberin bloglarda yayılmasında ve daha çok kişiye  (çünkü bloglarda her şey yazılıyor) ulaşmasında bir anormallik yok. Önemli nokta, çalışma sokakta durdu mu, yoksa resimden sonra kaldırıldı mı? Kaldırılırsa fake oluyor ve geçerliliğini yitiriyor. Tabi bunu bilmek te imkansız. Başka bir ayrıntı da bu gerilla benzeri çalışmaların ilk olarak genellikle Coloribus blogu vasıtası ile yayınlanması.

IKEA, “Kendi pazarını yaratmak!”

Bugün IKEA Ümraniye’de şunu fark ettim. Bu adamlar aslında çok ucuz satmıyorlar, bu adamların sattıkları şeyler kendi tasarımları yani bir benzerleri veya piyasada kıyaslayabileceğiniz pek fazla ürünleri yok. Bu yüzden ürünler ucuz görünüyor. Tasarımlar inanılmaz yaratıcı ve minimalist. Özellikle küçük ev konseptleri bu kadar şey 40 metrekareye nasıl sığar sorusunu sordurmayı ve şaşırtmayı başarıyor. IKEA da gördüğünüz şeyler aslında daha önce pek görmediğiniz şeyler, bu yüzden size ucuz görünebilir. Belki gerçekten de ucuz olabilir, tam tersine pahallı da olabilir. Oysa karşılaştırma şansınız olmadığı için bunu tam olarak anlayamayacak ve ucuz olduğunu düşüneceksiniz. Bir de sizin keyfinize önem veriyorlar. Cafe bölümünde içecek fiyatları düşük ve birinciden sonra, istediğiniz kadar içecek içebiliyorsunuz. Cafe ferah ve rahat. Çocuklar için oyun alanları var.

Bu adamların en büyük özellikleri ise işlerini her açıdan çok iyi yapmaları. Bütün mağazayı size, zorla dolaştırıyorlar. İlk açıldığında, sadece alt katı gezme şansınız vardı ama şimdi, giriş kapısından dayadıkları merdivenle, size üst katın tamamını dolaştırmadan, alt kata indirmiyorlar. Ve yine çizdikleri güzergah sayesinde alt katı, hatta depoyu bile dolaşmak zorunda kalıyorsunuz. Başka şansınız yok, girdikten sonra çıkışa kadar her yeri gezmek zorundasınız, ne bir kestirme, ne de ara koridor var. IKEA önce pazarını yaratıyor sonra da kurallarını çok iyi koyduğu bu pazarı, yine çok iyi yönetiyor. Kısaca IKEA daha çok mağaza açarsa, mobilyacı esnafını ciddi biçimde sarsabilir. Çünkü, var olan mobilya pazarı müşterisinin alışkanlıklarını ciddi biçimde değiştirip, kendisine doğru gelmesini sağlayabilir. IKEA’nın yarattığı pazar karşısında, bizim mobilya şirketleri gerekli alt yapıya sahip olamadıkları için benzer bir pazar yaratamayacaklar ve ileri dönemde (2010 yılı gibi), müşterilerini IKEA’ya kaptıracaklarını tahmin ediyorum. Çünkü pazarı yaratan IKEA ve onun kurallarını koyduğu pazarda at koşturmak, şimdilik bizim yerli firmalar için oldukça zor görünüyor.

Güncelleme (27 Kasım 2006) : Almanyadan Ersin Üren isimli okurum, IKEA’nın Almanya’daki Noel çalışmasını bizlerle paylaştı ve fotoğraflarını yolladı. Yorumu ve fotoğraflar aşağıdadır : 

"Madem söz Ikea’dan acildi bir calismamizdan da ben bahsedeyim.Almanya’da Ikea’nin yaklasik 50 magazasi var.Bunlardan 39 tanesi büyük bir Noel kampanyasina basladi. 39 otobüs komple giydirilip sehir merkezlerinden magazalara ücretsiz olarak özel duraklarla takviye edilip Shuttle-Bus olarak servise konuldu. Internet-Radio-TV-ve yazili basin ile destekli bu kampanya da otobüs icinde müsterilere ücretsiz sicak kirmizi sarap ta (Glühwein) ikram edilmekte.Büyük bir bürokratik savastan sonra Ströer Almanya ile ortaklasa gerceklestirdigimiz bu calisma ile Ikea yine bir ilk e imza atti. Resimleri www.ikea.de den görebilirsiniz" – Ersin Üren

 

Bir fincan kahve ile tatile çıkılır mı?

Geçen gün bir kitapta okuduğum bir cümle, ondan bir hafta önce aldığım ve cevapladığım bir okur e-postasının cevabını daha da netleştirdi kafamda. Bir kitapta okuduğunuz cümleler bazen size de benzer şeyler yapar mı? Bir pazarlama kitabında okuduğunuz bir cümle çok çarpıcı veya yıkıcı olabilir mi?

Cümle şuydu "Ben Starbucks’ı bir tatil şirketi olarak görüyorum. Çok yoğun yaşamlarınız var ve buraya gidip tatile çıkıyorsunuz. " Cümlenin sahibi John Grant. Başka şeylerde söylüyor ama bu cümle önemli. Ne sektöründe olursanız olun, insanların kaybettikleri şeyleri, bazen yapay da olsa onlara geri vermeye çalışıyor pazarlama! Bir şeyler katmaya çalışıyor. İşte bu yüzden yıkıcı bu cümle. Bir tatil şirketi size tatil verir. Demek ki bir kahve şirketi de size tatil verebilir. Yılda ortalama 15 gün gerçek tatile çıkıldığı düşünülürse, bu kısa kahve tatilinin ne kadar değerli olduğu ortaya çıkar. Bunu bir tek Starbucks’mı keşfetti, yoksa başkaları da biliyor olabilir mi?

En basitinden, damacana suyu bile içiyor olsanız, o suların tertemiz bir kaynaktan ve pınardan çıktığını, doğal olduğunu, belki uzun süredir yüzünü bile görmediğiniz dağ köylerinden birinin önündeki otantik çeşmeden geldiğini düşünerek içmek istiyorsunuz. Eğer o su markası bunu size sağlayabilirse, işte o zaman o marka sizin için vazgeçilmez olabiliyor. Ne yaparsanız yapın vazgeçemiyor ve ona yöneliyorsunuz. Bu suyun katma değeri oluyor. Su, içilecek su. Ama  hala 1800 yıllık kaynağından geliyorsa, siz onu kullanacaksınız demektir. Tabi önce bunu bilmeniz gerekiyor ( İşte pazarlama bu!)

Starbucks’ın tatil süreci ise çarpıcı. Atmosfer ve deneyim sizi yaşadığınız andan çekip alıyor. Bu bazen, Matrix filminde, gri,siyah,yeşil tonajlı kablo ve demir yığınlarından, açılan küçük bir  kapı sayesinde, bembeyaz ve tertemiz bir bir salona çıkıldığı ana benziyor. Burada Starbucks mükemmel bir yer veya kahvesi çok güzel demiyorum ama verdiği katma değer, onları unutturuyor ve siz John Grant’ın deyimi ile orada tatile çıkıyorsunuz. Bu duyguyu çok sevdiğiniz başka mekanlarda da yaşıyorsunuz. Şehirden, hayattan, işten bir uzaklaşma sağlıyor size 

Bir marka sizi, günlük koşuşturmadan bir saniyeliğine bile uzaklaştırabiliyorsa, başarılı olamaya başlamış bir markadır. Katma değer dediğim budur. Yani bir şeyler eksik ama bilmiyorum dediğiniz şey budur. Küçük bir şeydir bu ama yaşattığı oldukça büyüktür. Aradığınız şey, kesinlikle katma değer. Markanızı kullananlara onun kullanım alanı dışında kattığınız bir şey varsa başarıya doğru yürümeye başlayabilirsiniz. Aslında Starbucks’a sadece kahve içmeye gitmiyoruz . ipod’u kulağımıza takma amacımız sadece müzik dinlemek değil.  Pierre Cardin veya damat giyme amacımız sadece giyinmek değil. Hepsinin bir katma değeri var.

Markanıza şunu sorun. "Senin katma değerin nedir?" insanlara asıl amacın haricinde ne katıyorsun? Markanızın/hizmetinizin/ürününüzün katma değeri yoksa, yakında siz de şirket olarak varlığınızı sürdüremeyeceksiniz demektir. Markayı marka yapan,değerler çok önemlidir. Bunlar bir veya bir çok olabilir. En önemli değerlerden biri "Katma değer" dediğimiz değerdir. Hatta markayı marka yapan değerdir bile diyebiliriz.

Kullandığınız markalardan/ürünlerden/hizmetlerden size katma değer sağlayanlar var mı? İsimleri ve özellikleri nelerdir? "Benim markam bu çünkü..." diyebiliyor musunuz? Evet, çoğu zaman diyorsunuz. Bazen bu cümleyi kullanmasanız da sizi oraya/o ürüne çekenin başka bir şey olduğunu iyi biliyorsunuz. En azından sezgileriniz bunu biliyor.

Büyük balık (iş fikri) yakalamanın yolu!

1994 yılında bilgisayar kursuna gitmiş ve Basic programlama dilini basitçe öğrenmiştim. Burada en çok ilgimi çeken bu programlama dilinin içinde geçen "Go to" ve "İf" komutları olmuştu. Bu komutlar sonucu programlama şemasında bir anda programın mantığını hareket ettirmeye başlıyordunuz. Sanki bu komutlarda bir sihir vardı. "Git" ve "Eğer" komutları bilgisayar programını yürütüyordu adeta. Bilgisayar kulunuz ve köleni haline geliyordu. Başka komutlarda vardı ama bu iki komut çok büyük işler yapıyordu. Şu tarzda birşeylerdi. (Tam hatırlamıyorum kodları ama şu mantıklaydı)

10 git(goto) 20

20 Start (Başla)

30 input "İsim"

40 input yazılırsa git 50 eğer yazılmaz ise git 20

50 input "soyisim" git 60 eğer yazılmaz ise git 50

60 göster "isim" "Soyisim"

70 git 10 

Programlama bu mantıkla ilerliyordu. Bu şema bana hayatında benzer bir döngü izlediğini, git ve eğer  komutlarının hayatımıza yön verdiğini ve kader dediğimiz şeyin ilerlediğini bazen eğer değerinin gerçekleşmemesi yüzünden tekrar kodlamanın bir yerine döndüğümüzü ve hayatımızın çıkılamaz bir noktaya girip bizi bunaltığını fark etmiştim  ama gerekli unsuru sağladığımızda, döngü ilerliyordu. Bu da nerden geldi aklına geldi diyeceksiniz? Nereden mi geldi. Aslında aklımdaydı ama bir yazı aklımdaki önceliğini daha erkene taşıdı.

Zeynep Özata, benim daha önceden değindiğim "Niş pazarlama, internet ve büyük fikirler" başlıklı konuya, geniş bir pencereden bakmış ve ayrıntılı bir yazı yazmış. Zeynep, "Büyük iş fikirleri bunlara hazır olan kafalar için vardır" demiş ve iş fikri bulmanın aşamalarını anlatmış. Ben, Zeynep’in anlattıklarını kafamdaki süzgeçten geçirip, bir şema haline getirdim. Tabi şemaya birşeyler daha ekledim. Ortaya çıkanı  burada paylaşmak istiyorum. İşte bu şemayı hazırlarken aklıma o basit Basic kodları geldi ve ona uyarlayarak bu iş fikri şemasını yazdım. Şimdi bu iş fikri şemasını okumadan önce benim önceden yazdığım yazıyı ve sonra da Zeynep’in yazısını okumanız gerekiyor. Sonra bu yazıyı okumaya devam edebilrsiniz.

Yani basic dilinde anlatırsak:

1- "Niş pazarlama, internet ve büyük fikirler" oku

2- " Büyük iş fikirleri bunlara hazır olan kafalar için vardır" oku

(Eğer 1 veya 2’yi okumadıysan bu yazı senin için istediğin kadar yararlı olmayabilir. Okumadıysan 1’e git, yazıları okuduysan 3’e git. Bir de blog yazarını dinlemeyip üsteki yazıları okumadan bu yazının tamamını okumaya çalışmak var ki ona da eyvallah derim emoticon

3-  Bu  yazıyı okumaya devam et.

Büyük iş fikri bulma şeması

1- Problem veya fırsatları gör (Gözlem)
2- Çözüm önerisi getir (fikir üret)
3- Mevcut açığı kapat veya mevcut bir açık daha yarat ( Eğer yeni bir açık yaratırsan 1. maddeye git)
4- Sezgi+hayal gücü+yaratıcı zeka
5- (Şans+Tesadüf)=Uygun zaman, uygun yer, uygun kişiler, uygun iş
6- Fırsat (Eğer fırsatı görecek donanımın(kafan) yoksa 1. maddeye dönersin varsa 7. maddeye gidersin)
7- İş fikri ( Fikrin başarılı olursa 8, olmaz ise 1’e git)
8- Başarılı iş fikri
9- Başarılı iş fikrin büyük bir şirket tarafından keşfedilir ( Eğer iş fikrinin senin tekelinde kalması için direneceksen, 10’a direnmeyip iş fikrini satacaksan 1’e git)
10- Başarılı iş fikrini durmadan geliştir ve yeni iş fikirleriyle besle ve eninde sonunda elinden çıkar!

Aslında internetteki en önemli fikirler kendi pazarlarını yaratan fikirler. Yani mevcut pazardan ekmek çıkarmak yerine kendi pazarını yaratan işler başarılı oluyor. Flick e-mail sistemi olsaydı e-mail pazarında başarı kazanması zor olacaktı. Ama Flickr kendi pazarını yarattı bu avantaj yüzünden çok başarılı oldu. Kendi pazarını oluşturan iş fikirleri 10-0 avantajlı başlıyor maça. Youtube’ta aynıydı. Rakip yok, sonradan geliyorlar. Ve çoğalmaya başladığında iş fikrini, iş fikrini bulan elinden çıkarıyor. Hotmail, yahoo, flickr, youtube satıldı ve ilk yaratıcılaında değil şu anda. O yüzden ben iş fikrini bir süre sonra elden çıkarmayı yararlı buluyorum. İnternet çok hızlı gelişiyor ve belli bir süre sonra iş fikriniz sizden çok çok emek isteyebilir. Bu aşamada iş fikrini bırakmanız ve madde 1’e dönmeniz yararlı görünüyor.

İnternet, tv, radyo hep bir iletişim kanalı.  Vizontele filminde Televizyon ile ilgili bir replik ilgi çekicidir. "Peki Zeki Müren’de bizi görecek mi?" İnterneti diğerlerinden ayıran en önemli şey bu!

Artık ekranın diğer tarafı ile iletişim halindesiniz. Hatta ekranın arkasında kimse olmasa bile, ekranın arka planındaki yazılımla iletişim halindesiniz. Artık monolog bitti. Şimdi diyalog zamanı. İş fikirleri bu diyalog üzerine kurulu oluyor genellikle. Kullanıcıların diyaloğa giremedikleri, katılamadıkları, üretemedikleri iş fikirleri sönük kalıyor. O yüzden internete televizyon ve radyo gibi yaklaşmamak lazım. Bu çok açılımlı  kanallar topluluğu. Gelen ve giden veriler var. Tek değil, çift hiç değil, çok taraflı bir çeşit ağdan ve bu ağın içindeki kanallardan bahsediyoruz.

Gelelim Zeynep’in başlığına. "Büyük fikirler, bunlara hazır olanlar için vardır". Hazırlık aşaması nasıl olacaktır?  Kafamız nasıl bunları algılamaya hazır hale gelecektir? Anlattığı şey, büyük iş fikirlerindeki potansiyeli her şeyiniz olsa bile kaçırabiliceğinizdir. Gözünüzden kaçabilir. Yakalama evresi aslında fikri algılayabilme becerisini kazanmaktan geçiyor gibi görünüyor. Yani şemamıza göre 6. madde takılıp kalınabileceğini söylüyor Zeynep. Görebililir ama algılayamayabilirsiniz. Algılama becerisini geliştirmek gerekiyor. Algılamak için ne gerekiyor? Hazır olmak gerekiyor.

Bu sorunun cevabını düşünmek gerekiyor biraz. Büyük fikre kafanız nasıl hazır olacaktır? Büyük balığı yakalamanın bu ince detayını nasıl bulmalı? Çalışmak gerekiyor en azından. Buna çalışmakla başlanabilir.

Eğer yakalayabilirseniz büyük iş fikrinin sahibi olacaksınız, yakalayamazsanız başa geri döneceksiniz. 

Bu konu, ilerleyen günlerde tartışılmaya devam edecek gibi görünüyor. Aklıma yeni şeyler geldikçe yazmaya devam edeceğim. Şimdilik, bu yazıyı Tom Peters ile kapatmak istiyorum. İşinizi yeniden yaratın isimli kitaptan bir bölüm.

"Teknolojik değişiklikler giderek süratleniyor. Global finans piyasaları, yeni fikirlere para yağdırmaya devam ediyor. Bu çağ...Daimi ivme kazanan bir geçicilik çağı. Yeni fikirler, yeni fikirleri kovalayacak. Bu kovalamaca esnasında bugün tahtta oturan dahiler, pervasızca terkedilecek ve görülmemiş bir hızla unutulacaklar. ‘Süreklilik öldü’ Geçicilik ve daha fazla geçicilik geliyor!"

Niş Pazarlama, internet ve büyük fikirler

 

Bu uzun süredir aklımda olan bir şeye çok kısa değinmeye çalışacağım. İnternet iş fikri bulma açısından inanılmaz bir açıklığa sahip. Yeni gelişen ve 5 sene sonra bu pazarda ektili olacak tüketici grubu gençlik tamamen internet ile hayata bağlanmaya başlayacak. Şimdiden bağlanmaya başladı bile. Bu durumda, internette gelişecek iş fikirlerinin sağlayacağı başarılar inanılmaz boyutlara ulaşacak diyebiliriz. İnternetin en büyük özelliği, aranılan bilginin/ürünün/hizmetin gerçekten ona ihtiyacı olan kişiye(Veya olabilecek kişiye) çok yakın mesafede duruyor olması. Buna aslında niş pazarlama diyoruz.

Heykelin duvarda oturduğu oyuğu, boşluğu tanımlamak için mimaride ‘niche’ sözcüğü kullanılır. Bu sözcüğün bir başka anlamı ise, kişinin kendisine en uygun işi, yeri ve pozisyonu bulması. Dilimizde ‘niş’ olarak yerleşen bu sözcük, aynı zamanda modern pazarlamadaki son akımlardan birini de tanımlar. Niş pazarlama olarak bilinen bu akım, kimilerine göre hedef pazarlama, kimilerine göre ise, bölgesel pazarlamayı ifade eder.

‘Niş pazarlama’ göreceli olarak benzer niteliklerde mal/hizmetlere gereksinim duyan, bir ya da daha çok benzer özelliği paylaşan, küçük bir tüketici kitlesinin istemlerini daha iyi karşılamak amacıyla geliştirilen pazarlama faaliyetlerine denir. ‘Niş pazar’ ise,  gereksinimleri tam olarak karşılanamayan küçük bir müşteri grubunun istemlerini daha iyi karşılayabilmek için belirlenen çok dar kapsamlı, küçük bir pazar bölümüdür.(*)

Bu çok dar kapsamlı pazar internette birden bire çok geniş kapsamlı bir pazar haline de gelebiliyor. Çünkü internetin nufusu inaılmaz büyük. Hedef pazarlama olduğu için ulaşılabilirlik te yüksek seviyede. Üstelik kişiye özel iletişim kurmak daha rahat.

Gelelim ikinci kısma. Bu web kullanan tüketici aynı zamanda içeriği de katkı yapmak ve işin içinde yer almak istiyor. Yani müşteri sadece bakıp gitmeyecek, aynı zamanda kendine özel bu hizmet’i belirleyecek de.

Yani önümüzdeki yıllarda, internet üzerinden niş pazarlama yapmak çok başarı kazandıracak. Üstelik bunun için çok yüksek maliyetler de çıkmıyor. İşini nette kurup, burada yeni iş fikirleri geliştirecek kişiler büyük işler yapacaklar.

Avrupa/Amerika da bu oluyor. İş fikrini buluyorsunuz, geliştiriyor ve tanıtıyorsunuz, sonra büyük bir kuruluş inanılmaz paralar karşılığında bu işi sizden alıyor. Son örnek Youtube’un satışı oldu. Bu tarz uygulamalarda en çok göze batan husus samimiyet. Yaptığınız işte samimi olmanız gerekiyor. Bir öykünüzün olması gerekiyor ve kime hitap ettiğinizi bilmeniz gerekiyor.

Türkiyede blog sayısı hızla yüzbinleri geçmeye başladı. Dünyada 50 milyonu aşkın blog var. Türkiyede 3 milyon bloga ulaşıldığında olabilecekleri ve çeşitli iş fikirlerini şimdiden göz önüne getirebiliyor musunuz?

Hep bu güne değil, geleceğe de yatırım yapmak gerekiyor. İyisi mi şimdiden projelerinizi hayata geçirmeye başlatın. Küçük işletmeler(hatta bir kişilik işletmeler) daha başarılı olacaklar ve büyük iş fikirleri gerçekleştirecekler.Diyelim ki fikriniz büyüdü ve büyük bir şirket tarafından alındı (Bunun uzun dönemler boyunca süreceğini düşünüyorum) Bundan sonra yeni bir ikir geliştirmeniz gerekecek. Şu anda internet pazarı bu fikirlere o kadar aç ki, fikri bulduğunuz anda büyük işler yapabilirsiniz. Devler hep başarılı olacak değil! Belki de sıra küçüklerde. İnternet ekonomisi farklı bir yöne doğru ilerleyebiiyor. Uzun kuyruk(The long tail) buna farklı bir açılım daha getirmişti ve yeni fırsatları göz önüne sermişti. İnternette iş yaparken geniş düşünmek oldukça önemli.

Niş pazarlama alanınızı yaratın, fikrinizi bulun ve hemen işe koyulun ve lütfen bu arada interneti ve bilgisayarı kullanmayı da iyice öğrenin. Teknolojiyi takip edemezseniz sonunuz geldi demektir. Türkiyede, 40 milyon tane insan elinde cep telefonları, her gönderdiğiniz mesajı okumaya hazır beklerken, evlerinde yüksek bant internet kullanan 10 milyon kullanıcı sizi beklerken, sokaktaki reklamlar bile, ilk önce bloglarda gezinmeye başlarken, eliniz bilgisayara bile değmiyorsa, sonunuz yakın demektir. İlk işiniz bilgisayarı ve özellikle interneti iyice öğrenmek olsun. Web teknolojileri fikrinizi çok hızlı hayata geçirmenizi ve istediğiniz kişilere ulaştırmanızı sağlayabilir. Yıllar önce yazdığın yazılar ayda altı bin kişi tarafından okunacak deselerdi "hadi be!" derdim oysa bir gün almış bin kişi tarafından okunmadığında "Hadi be!" diyeceğim galiba. Pazar giderek demokratikleşiyor ve hard power-soft power dengelerinde değişiklikler meydana geliyor.

Küçük işletmeler (Hatta tek kişi) ve büyük fikirler dönemi başladı. Kim bilir sizin de şu iki arkadaş gibi bir senede 1.6 milyar dolar eden bir fikriniz olabilir. Bu da o kadar büyük paralar etmese de başarılı bulduğum başka bir iş fikri. Veya neler mi yapmışlar başkaları ?Küçük bir işletmeniz olabilir, tek başınıza olabilirsiniz ama fikirleriniz varsa, bunun için gelecekte en iyi pazar internet olacak.  En iyi müşteriler de internette olacak. En iyi fikir de neden sizin fikriniz olmasın?

Dipnot : Mehmet Doğan, yakında "Türkiyede pazarlama ve internet" hakkında yazdığı bir yazıyı ( Şimdilik bilgisayarındaki belgeler klasöründe, üzgün şekilde bitmeyi bekliyormuş) blogunda yayınlayacak. O zaman bu konuya kaldığım yerden o yazının parelelinde devam edeceğim. ( Bu süre zarfında bende  kafamdaki bazı şeyleri netleştirip, ona göre konuyu yeniden derinleştireceğim)

Güncelleme 1 : Bu konu ilginizi çektiyse, Arda Kutsal’ın " Web 2.0 girişimlerinize yatırım desteğini nasıl alabilirsiniz?" başlıklı, web 2.0 ve yeni iş fikirleri konusunda yol gösterici yazısını da mutlaka okuyun.

Güncelleme 2 : Zeynep Özata, "Büyük fikirler bunlara hazır olan kafalar için vardır" isimli yazısında "Büyük fikir nasıl bulunur?" sorusunu irdeliyor. 

Gerçekten de her şey bitti mi?

 

Başarılı olmaya koşullanmış bir hayat… Koşan insanlar… Her zaman, her yerde, en önde olma telaşı... İkinci olmaya bile dayanamamak… Karşılaştırıldığın insanlar… Rekabet, kıskançlık, öfke, hırs… Küçük oyunlar, büyük gibi görünen insanlar, küçük yürekler… Yorulmak, durmak, nefes alamamak… Boğulmaya başlamak, öfkelenmek, daha çok öfkelenmek… Bunu hak etmediğini düşünmek, yüzünü kapıya doğru dönmek…

Kapıyı çarpıp çıkmak!

Gerçekten de her şey bitti mi?

Sana söylüyorum tüm bunları. Evet, sen. Şu anda bu yazıyı okuyan kişiye, yani sana sesleniyorum. Ekrana bakmanın ötesine geçmeni istiyorum. Bakmak ve görmek arasındaki farkı geçmeni ve artık bakıyor değil, görüyor olmanı, okuyor değil, yaşıyor olmanı istiyorum. Şimdi ilk önce doğru düzgün nefes almaya başla. Bu yazının biraz sonra, yazılacak olan kısmını okumadan önce 3 kere derin derin nefes al. Biraz oksijene ihtiyacın olacak. Gözlerini biraz daha aç. Artık görmeye başlamanın zamanı geldi.

Sen başarmak için her şeyi yapıyorsun. Kendince ve elinden geldiğince. Başarıya odaklandığını biliyorum. Buraya kadar geldiysen bu senin için önemli olmalı. Başarı olarak algılama sadece bunu. Bu senin için önemli olmalı derken, senin de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sen gerçekten de önemli bir insansın. Sen bu dünyayı değiştirebilecek gücü taşıyorsun. Bunun farkındasın veya farkında değilsin ama bu güç sende var. Bu güne kadar ortaya çıkartmaya çalıştığın şey işte tam da bu. Sen, her yerde en önemli kişi olmak istedin. Tüm dikkatler üzerinde olsun, herkes yüzünü sana dönsün, sen konuşurken, herkes pür dikkat ve ses çıkarmadan seni dinlesin istedin. Konuşmaya o kadar hakim olmalıydın ki bazen sessizlik bile yaratabilmeliydin, ve o sırada herkes nefesini tutmuş senin konuşmanı bekliyor olmalıydı. Bazen söyleyemediğin şeyler vardı, içinde bir yerlerde kalan, bazen yapamadığın şeyler vardı, keşkelerle tekrarlayıp durduğun. Bazen demekten vazgeç. Keşke demekten de. Pişmanlık duymak mı, boşver gitsin.

Zaman geçiyor. Yazıyı okumaya başladığından beri kaç dakika geçti? Muhtemelen bilmiyorsun. Bilgisayarının ekranındaki saate bak ve lütfen bu saati bir yere not al. Saat kaç? Sonra tekrar konuşacağız bunun üzerinde. Aslında sana söylemek istediğim ne çok şey var. Ama biliyorum, senin de zamanın kısıtlı ve çok çok uzun bir yazı seni sıkabilir. Zamanı iyi kullanmalı. Depolanmıyor veya satılmıyor şu anda. Zamanını nasıl kullandın bu güne kadar? Başarmak için tüm gücünü ortaya koydun mu acaba? Bazen, gücünün yarısını bile kullanmadın değil mi? Bazen ise yorgun argın döndün eve. Omuzların ağrıyordu ama yine de çalışmaya devam ediyordun saatlerce. Kitaplar… İş kitapları hayatına girdiğinden beri ne değişti? Her iş kitabı sana farklı bir özgüven sunuyor. Her iş kitabı farklı bir birikim. Bazıları ise bomboş geldi, yarısında bıraktın kitabı. Bazılarını baş ucu kitabı yaptın…

Adının duyulmasını, bir şeylere yön vermeyi, senden gururla söz edilmesini istedin. Çalıştın, didindin, okudun, uykusuz kaldın, yüzünden gülümsemeni eksik etmedin.

Ne güzel, başarı merdivenlerini de hızla tırmanmaya başlamıştın kendince. Evet, işte o ilk başarı kıvılcımları seni yakmaya başladığı anda, ilk o anda hissettin aslında aradığının ne olduğunu. Bu ünlü-tanınır-bilinir olmanın çok daha ötesindeydi. Akşam iş çıkışı, başın dik, kulağında hareketli bir müzik, koşar adımlarla merdivenlerden inerken, tüm dünya seni seyrediyordu sanki. İçinde adı başarı olan bir ateş yanıyordu. Gözlerinden alevler çıkıyordu. Projeler uyum içinde, zihninin bir hareketiyle tamamlanıyor, ikinci bir proje kafanda şekillenmeye başlıyordu zaten. Yüzünden gülümseme eksik olmuyordu. Belki de herkes yüzüne imrenerek bakıyordu.

İleriye doğru gideceğini biliyordun, her şey iyi gidiyordu ve birden bir şey oldu. Bir şeyler ters gitmeye başladı. Artık eve daha yavaş adımlarla mı gidiyorsun?

Çocukken neler hayal ederdin? Ne olmayı isterdin? Hayalinin neresindesin kim bilir. Oysa çocukken olmayı hayal ettiğin şeyi olamadıysan, burada 6 yaşındaki bir çocuğun isteği çok mu önemlidir? Bu neden sana hayal kırıklığı yaşatsın ki! Boşver çocukluğunu, istediğin bölümü kazanamadın diye hayatının geri kalanı berbat mı geçecek? Boşver, geçen için yapabileceğin bir şey yok. Şimdi saatine bir daha bak. Geçen dakikaları geri getirebilir misin?

Biliyorum, bazen çok kızdırıyorlar seni. Her şeyi en iyi şekilde hazırladığın halde, müdürün, şirketin, iş dünyası seni anlamıyor. Coşku içinde önlerine bıraktığın bir dosya, bir kaç kez karıştırılıp ,sana iade ediliyor. Belki yıkılıyor, belki daha da hırslanıp, daha iyisini yapmaya çalışıyordun.

Bir gün, sigortaların atıyor.  Bir  istifa mektubu yazıyor  ve yöneticinin önüne  koyuyorsun. Yılların, projelerin, emeklerin, geç saate yatmaların, hepsi ama hepsi boşa gidiyor. Elinde bir hiç var.

Bir daha soruyorum. Gerçekten de her şey bitti mi?

Birkaç saniye düşün. Dünyanın 6 milyar yıllık yaşını düşün. Kaç kere bitip, yeniden başladığını düşün. Dinazorları, mısır piramitlerini yapan firavunları, tufanları, kaybolan Babil kulesini, dünya savaşında yıkılan, yakılan Japonya’yı düşün. Hepsinin yerini  yeni bir şey doldurmadı mı? Peki, sen gidersen, senin yerinin de dolmayacağını mı sanıyorsun. Çok kısa sürede dolacak ve unutulacaksın.

O yüzden, işini seviyorsan, iş yerini sevmiyor bile olsan, o işte başarıyı yakalamayı düşünmelisin. Başarı tek bir koşulla gelebilir sadece. Bu da istemektir. İstemediğin sürece başarı yanına bile uğramayacaktır. Ne yapıyorsan yap, en iyisini sen yap!

Mutlaka, yaşadığın durumu değiştirmek için yapabileceğin bir şeyler vardır. İmkansız diye bir şey yoktur. Varsa bile, imkansızı da başarmayı deneyebilirsin. Bu senin hayatın. Bir kere dünyaya geliyorsun ve artık bunu değerlendirme zamanın geldi. Değerlendirme derken, bundan sonra yaşadığın her anı daha değerli kılmayı başarmandan söz ediyorum.  Hayatını değerli kıldıkça, sen de kendini değerli hissetmeye başlayacaksın.

Gerçekten de her şey bitti mi?

Eğer, hala gözlerin görüyor, hala nefes alıyorsan, daha her şey bitmemiş demektir. Eğer bu kadar birikimin varsa, eğer kendini geliştirmeye çalıştıysan, belki de her şey yeni başlıyordur. Genel olarak düşünme. Sen özel bir insansın. Sen diğerlerine göre daha farklısın. Sen ayrı bir kişiliksin ve aynı zamanda ayrı bir dünyasın. Dünyanı korumak için ise çok çalışman gerekecek ve bir gün sen de biliyorsun ki  başaracaksın.

Şimdi tekrar saatine bak. Kaç dakika geçip gitti? Biten bu dakikalar geri gelmeyecek. Biten günler, biten aylar, biten yıllar geri gelmeyecek. Her dakika ömrün kısalıyor. O yüzden artık bir şeyler yapmaya başlamalısın. Geçip giden insanlar geri gelmeyecek. Şimdi, önünde uzanıp giden yola bakman ve nereye yürüyeceğine karar vermen gerekiyor. Gerçekten ne yapmak istiyorsun? Bundan sonra sadece buna odaklan. Bu yazıyı okuduğuna göre, artık zaman kaybetmemen gerekiyor. Artık zaman kazanmalısın. İstemek ve başarmak, işte hepsi bu.

Gerçekten de her şey yeni başlıyor değil mi?

Neden, sadece kadınlar!

 

Why we insure women only – 1st for women insurance agancy – South Africa

Klasik bir film repliği vardır. Önce çocuklar ve kadınlar. Artık sadece kadınlar. Son yıllarda kadınlara yönelik pazarlama stratejilerinde büyük artış var. Bunun nedenlerinden biri, kadınların pazarlamacılar için hep cazip bir tüketici grubu olması aslında. Bir diğer neden de çalışan kadın sayısındaki artışla beraber, kadınların harcama ve satın alma alışkanlıklarının değişmeye başlaması. Artık onlar edilgen konumdan çıkıp etken konuma geçiyorlar. Marketing to Women (Kadınlara pazarlama) tam da bu nedenler yüzünden ortaya çıktı.

Marketing to Women kitabının yazarı Martha Barletta‘ya şöyle diyor :

"Aslında temel fark, kadınların ve erkeklerin birbirlerinden farklı olması. Tarihte insanlar herhangi bir pazarlama faaliyetinin kadınlar ve erkekler için eşit ölçüde işe yarayacağını düşünüyorlardı. Ama ben bunun doğru olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Ben kadınlar ve erkekler arasındaki farklar üzerine pek çok araştırma yaptım. Antropoloji, insan gelişimi, sosyoloji ve beyin yapısı konularında pek çok kitap okudum. Tüm bunları okuduğunuzda, kadınlar ve erkekler arasında çok keskin farklar olduğunu görebiliyorsunuz."

Bunun sonucunda, kadınlara yönelik pazarlama faaliyeti yapan şirketler ürün ve hizmetlerini tanıtırken, bu farklılık üzerine konumlandırma yapıyorlar. İşin özeti şu :Kadınlara yönelik pazarlama yapıyorsanız, pazarlama iletişimi faaliyetinizde, kadın ve erkek arasındaki fiziksel ve ruhsal farklılıkları kullanın. Sizce kaç şirket bunu kullanıyor? Bu soruyu kadınlar daha net cevaplayabileceklerdir. 

Mesela geçen günlerde, Zeynep Özata, blogunda yazdığı yazıda, magic bullet isimli bir üründen bahsederken, onu en çok etkileyen şeyi şöyle anlatıyor :

Bütün bayanlara buradan söylüyorum. Düşünmeden alın. Aletin marifeti işi kısa sürede yapmasında değil. Asıl sihir çıkan (aslında çıkmayan desem daha doğru olacak) bulaşıkta. Bu tip aletlerin en büyük derdi ıvır zıvır onca parçanın yıkanmasındadır. Bulaşık makinesine de atmayı sevmem ben bunları. Gerçi Magic Bullet’ın bütün parçaları makinede de yıkanabiliyor ama buna gerek yok. İki çalkalayın tamam. Zaten kirlenen iki parça şey var. Kısa sürede yapabildiği onca şey de cabası...

Ama ben bir erkek olarak bunu asla fark edemem. Ürünün reklamında bu özelliği kullanıldığında beni etkilemeyecek ama bir bayanı etkileyecektir. Zeynep’in anlattığı şey aynı zamanda yine bütün bayanları etkileyen, başarılı bir kulaktan kulağa pazarlama faaliyeti olurken, yine bir erkek olarak beni etkilemeyecektir. O yüzden, bazı ürün ve hizmetlerin, pazarlama iletişimini,  sadece kadınlara yönelik  yapmanız başarınızı artıracaktır.

Yine  Martha Barletta’nın dediğine göre : "Kadınların önem verdikleri değerler ile ilgili mesajlar verdiğinizde kadınlar zaten sizi seçerler."  

Uzun bir girişten sonra, reklamımıza geri dönelim. Reklamımız çok eğlenceli bir reklam. Kadınlara hitap etse de biz erkeklerin de kendileriyle gurur duymalarını sağlıyor (Biz cesur insanlarız :) ve insanı gülümseten bir reklam (Bir reklam size tebessüm ettiriyorsa hedefini bulmuş sayılabilir)

Sadece kadınları sigortalayan, 1st for women isimli sigorta şirketi, kadınlara yönelik pazarlama yapan şirketler için iyi bir örnek oluşturuyor. Bu şirket sadece kadınların arabalarını sigortalıyor. Pazarlama iletişimi için kullandığı, yukarıda gördüğünüz reklamlarda, kadınların önem verdikleri değerlerle ilgili mesajlar veriyor "Neden sadece kadınları sigortalıyoruz?" Çünkü erkekler delice işler yaparlar! Kendilerini boğaların önüne atarlar, çılgın denemeler yaparlar, sürekli cesaretlerini test eden delilerdir onlar. Bu kısım gerçekten de doğru. Biz erkekler böyleyiz. Yani reklam doğru söylüyor. Bu durumda arabamızla çılgın denemeler de yapabiliriz. Bu durumda sigorta şirketi için riskli gruba gireriz. 

Şirket bu reklamda bu farkı öne çıkarmış ve kadın müşteriye, "sen akıllısın, sen dikkatlisin, senin ayakların yere basar, erkeklere güvenmeyiz ama sana güveniriz" mesajını veriyor. Böylece kadın arabasını o şirkete sigortalatıyor. Ayrıca, şirket müşterisini eğitiyor ve daha az kaza yapmasını sağlıyor. Araba kullanırken fazla hız yaptığında aklına hemen şu mesaj geliyor " Hey,sen o risk bağımlısı erkeklerden değilsin, sakin ol!" Böylece şirket daha az kaza sonucu daha az para ödüyor ve karlılığını artırıyor. Bir pazarlama iletişimi faaliyetiyle iki kuş vurmuş oluyor.

Uzun bir çözümleme oldu ama bu "Kadınlara Pazarlama (Marketing to Women)" konusunu önemsiyorum ve ciddi anlamda yapılır ve uygulanırsa, hem şirketlere hem de bu şirketlerin müşterileri olan kadınlara büyük faydalar sağlayacağını düşünüyorum.   

Ajans :  Black River Football Clup – Güney Afrika

via