Reklam Savaşları

Şirketler belli bir büyüme seviyesine yaklaştıktan sonra, pazarı kontrol etme zorluğu ile karşılaşıyorlar. Cola pazarı, oldukça büyük bir pazar. Şu anda Pepsi ve Coca Cola bu pazarın lideri. Kimilerine göre onlar danışıklı dövüş yapıyor, kimilerine göre ikisi de amerikan, kimilerine göre de ciddi rakipler. Gerçek olan ise Coca Cola’nın 2005 ten beri nedeni bilinmeyen(!) bir yavaşlama içine girdiği ve Pepsi’nin atağa geçtiği. Pazarlama Karmasın’dan yazılarını ilgiyle takip ettiğim sevgili Özen Demircan, bu iki şirketin reklam savaşlarıyla ilgili güzel bir yazı kaleme almış sizin için.

"Milattan sonra 3 bin yılları. Bir arkeoloji grubu hocaları ile araştırma gezisinde. Kazıdan önce bir televizyon çıkıyor. Hoca, "Bin yıl önceki insanlar film, haber vs. için işte bu kutuyu izlerlerdi." diyor. Sonra kazılarda bir golf sopası çıkıyor. Hoca, bin yıl önce bunun popüler bir spor olduğunu anlatıyor. Bu kez bir telefon çıkıyor ortaya. Hoca, eski insanların bununla nasıl iletişim kurduklarını anlatıyor. Ardından, kazıdan klasik bir Coca Cola şişesi çıkıyor. Hoca, eviriyor, çeviriyor, orasına burasına bakıyor ve "Kusura bakmayın çocuklar bu cismi hiç tanımıyorum" diyor. Ardından grup birer Pepsi açarak kazıyı sürdürürler."

Forbes’un Haziran sayısında Aydın Demirer’in köşesinden aldım bu Internet reklamını..

Wharton@Knowledge ‘da "combative" (kavgacı) reklâmlarla ilgili John Zhang’ın yaptığı bir çalışmayı okudum. Zhang, çalışmasında bu tip reklâmların eninde sonunda yapan şirkete zarar verebilme ihtimalinin olduğunu ifade ediyor. Bunu da şu şekilde açıklıyor; rakibinizle girdiğiniz reklâm savaşları neticede tüketicilerin sizin ve rakibinizin ürünü arasında kayıtsız (indifferent) kalmasına yol açabilir. İki ürün arasında kayıtsız kalan tüketicileri cezbetmek için reklâm savaşlarının ardından bir de fiyat savaşına girmeniz gerekebilir ki; bu da kârlarınızı önemli ölçüde olumsuz etkiler. Bu nedenle böyle bir işe girişmeden önce iki kez düşünmeniz gerekiyor.  Tüketicilerin özellikleri, ürününüzün özellikleri ve vermek istediğiniz mesajın etkinliği; böyle bir karar vermeden önce üzerinde incelikle düşünmeniz gereken noktalar olarak işaret ediliyor.

Bence Zhang’ın ortaya koyduğu yaklaşım oldukça farklı ve üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Türkiye’de de zaman zaman şirketler rakipleriyle reklâm savaşlarına giriyorlar, özellikle pazar payında lider olan şirketlerin yerinde gözleri olan ikinci / üçüncü şirketler tarafından. Son dönemde Atlasjet’in (biraz yurt dışından esinlenmiş olsa da ) "Biz, ikinciyiz" temalı reklâmları oldukça konuşulur oldu. Zamanında Telsim de Turkcell ile reklâm savaşına girmişti. Sanırım, Türkiye’nin durumu biraz yurt dışından farklılık gösterdiğinden Zhang’ın çalışmasında altını çizdiği gibi bir fiyat rekabeti olmadı. Aslında fiyat rekabeti var ama bu tüketicilerin kayıtsızlığı çözümünü aşmak için benimsenen bir politika değil; Atlasjet zaten düşük fiyatlarla hava taşımacılığına başlamıştı ve kendisini özellikle THY’den bu şekilde farklılaştırmayı hedefliyordu (Aynen diğer özel havayolu şirketleri gibi).

Zhang’ın çalışmaları kapsamında yaptığı bir de deney var; bir grup lisans öğrencisine otomotiv, diş macunu, kurye hizmetleri, kredi kartları ve pil reklâmları gösteriyor. Her sektörden birbiriyle yarışan iki firmayı seçiyor; örneğin otomotivde BMW ve Audi.

Reklâmları izlemeden önce öğrenciler her alan için rekabet halinde olan iki firmaya 100 puanı dağıtarak not veriyorlar; eğer iki firma arasında tamamen kayıtsız iseler ikisine de 50’şer puan veriyorlar.

İlginçtir ki; deneklerin reklâmlardan sonraki puanlamasında bulundukları sektörde rekabet eden iki şirket arasındaki kayıtsızlık oranlarının arttığı görülüyor. (Bir tek pil reklâmlarında bu görülmüyor, Energizer ve Duracell)

Çalışmaya buraya tıklayarak ulaşmak mümkün..

İlk başta verdiğim Pepsi, Coca-Cola arasındaki rekabetle ilgili örneğe geri dönersek; bu iki şirket arasında ezeli bir rekabet var zaten. Genelde yaptıkları reklamlarda da kendilerini farklılaştırmaya diğerinden farklılaştırmaya çalışıyorlar. Pepsi, son yıllarda önemli bir atak yaptı ve Coca Cola’nın (ülkemizde olmasa da) tahtını sallıyor. Hatta tüketicilere renkleri sorarak hangi markayı anımsattıkları sorulduğu vakit mavinin önemli oranda Pepsi ile özdeşleştirildiği (Big Blue olarak da bilinen IBM’den çok fazla oranda), Coca-Cola’nin kırmızı ile özdeşleştirilme oranlarına yaklaştığı görülmekte. Zaten Pepsi özellikle "Generation Next" ile gençleri asıl hedef kitlesine aldığını ve Coca Cola’nın daha klasik tarzdaki yapısına-hedef kitlesine bu şekilde rakip olduğunu ifade etmişti. Daha önceki dönemde de Pepsi’nin, Coca-Cola karşısında nasıl üstünlük elde ettiğine Sergio Zyman’ın kitaplarından (birinci elden bilgi) ulaşmak mümkün…

Türkiye’de hâlâ Coca-Cola açık ara ile pazar lideri, Pepsi bir ara ikinciliği Cola Turka’ya kaptırsa da bildiğim kadarıyla son zamanlarda bunu geri almayı başardı. Her ne kadar büyük bir rekabet içerisinde olsalar da Türkiye’de öyle çok büyük fiyat rekabeti içerisinde olduklarını da söylemek mümkün değil.
 
Özen DEMİRCAN | Pazarlama Karması

Gençlik ve Kimlik

Hep derler veya biz deriz ya! Bizim zamanımızda böylemiydi! Bu gençlik bitmiş yahu! Eskiden geçler, sağcı, solcu, ortayolcu ve ot olarak guruplara ayrılırdı. Gelişen teknoloji sayesinde her şey değişti. Ne gurup, ne de eskisi gibi düşünen gençlik kaldı. Marka,reklamlar ve pop yıldızları var artık. Barış Erkol, gençlik ve kimlik üzerine güzel bir derleme yapmış sizin için. (Barış Erkol, Buzdolabı ve wc_tipografileri gibi 2 özel projeye imza atıyor ve işitsel, görsel, dokunsal, sanatsal, inovatif blog ISBN 976-08-06 da güzel yazılar yazıyor)

Son 20…10…5  yılda gelişen teknoloji ile birlikte dünya daha küçük bir yer olmaya başladı. Dolayısıyla yeni gençlik, önceki jenerasyonlara göre kendisini daha kalabalık ve kompleks bir dünyanın içinde buldu. Bu karmaşık ve kalabalık dünyada gencin yaşadığı ‘kimlik’ sorunu daha önceki jenerasyonlar referans alınarak çözülemeyecek kadar karmaşık.

Nick (18): “Kendimi rengarenk boyanmış devasa bir tablonun içindeki küçücük bir nokta gibi hissediyorum.”

Geleneksel demografik yapılar baz alınarak bu gençlerin kimlikleri hakkında fikir sahibi olmak yeterli olamaz. Daha önce hiç olmayan bir hızla bu gençler yeni trendlere, modaya, markalara uyum sağlıyorlar. Kimliklerini daha önce görülmemiş bir hızla yenileme eğilimindeler.

Rosie (16) : “Çevremde herkes kendi orjinal kimliğine sahip olmak istiyor, olduğunu düşünüyor. Ben siyah giyiniyorum ve Marilyn Manson dinliyorum. Bu yüzden şeytana tapınan genç olarak tanımlanmak istemiyorum.”

Gençlerin kimliği, marka ve reklam baskısı altında yaptıkları seçimler ile tanımlanabiliyor. Günümüz gençliğinin kimliği markalar tarafından her hafta yenileniyor, revize ediliyor.

Gençlik ve Markalar

Gençlerin marka tercihleri, kendilerine tanımladıkları kimliğin yansıması oluyor. Marka tercihlerindeki motivasyonları bu kimliğin genişletilmesine dayanıyor. Tercihlerinin ebeveynleri tarafından yapılması onları rahatsız ediyor. Bireysel olarak tercih ettikleri markaları kullanmak istiyorlar. Bunu yaparken reklamlardan ve markaların  diğer iletişim yollarından etkileniyorlar. Doğal olarak, markalar tarafından yoğun baskı altına alınan genç, kimliğini tanımlarken yanlış tercihlerde bulunabiliyor

Andy (16): “Tercihlerimi yaparken kendimi baskı altında hissediyorum. Ailemin tercihlerim üzerinde uyguladığı baskının yanı sıra o kadar çok reklam karşısında neyi tercih edeceğime karar vermekte zorlanıyorum.”

Gençlerde çok karşılaşılan bir davranış modeli de beğenmedikleri ürünü sırf “moda” diye tüketmeleri. İçinde bulundukları sosyal ortamdan dışlanmayı göze alamayan genç, marka tercihlerini yaparken arkadaş çevresinden, reklamlar ile kendisine dayatılan yaşam biçimlerinden etkileniyor. Kendisine tanımladığını zannettiği kimlik modelini belirlerken şartlı refleks halinde markaları tercih ediyor.

Gençlik ve İdolleri

Medya karşısında üne kavuşan futbolcular, pop şarkıcıları doğal olarak gençlerin idolleri olarak beliriyorlar. Bunun farkına varan TV kanalları, markalar günümüzde görsel medyada yoğun olarak pompalanan “pop idol” vb. yarışmalar ile bu gençlerin ağızlarına bir parmak ün çalıyorlar. Gençler için David Beckham bir futbolcu değil,  bir idol. Madonna bir şarkıcı değil, bir idol.

Fakat günümüzde iletişim kanallarının sonuna kadar açılması ve günümüzün diğer yaşam dinamikleri nedeniyle gençler, idollerinin kısa zaman içinde tükeneceğinin farkındalar. Hayranı oldukları kişiden alacaklarını alıyorlar ve “kendi tarzlarını” yaratma yoluna koyuluyorlar. (Kendi tarzları derken “Gençlik ve Markalar” yazısında anlattığımız yaklaşımdan bahsediyoruz.) Kendilerine idol olarak sunulan kişiyi reddetmiyorlar ama kör bir gözle tapınmayı da tercih etmiyorlar. Çünkü biliyorlar ki gelecek hafta kendilerine yeni bir idol sunulacak. Ve bu yeni idolü de Piranha balıkları gibi tüketecekler ve yenisini beklemeye koyulacaklar.

Gençlik ve Umutları

Günümüzün gençliğinin umutları radikal şekilde geçmiş jenerasyonlardan farklı oluşuyor. Hayata karşı iyimser bakış açıları, umutlarının ve hayallerinin temel motivasyonu oluyor. Markaların gençler üzerine uyguladıkları reklam bombardımanı ve bu bombardımanda eğlence, mutluluk, aşk kavramlarının devamlı olarak işlenmesi nedeniyle gençler kendilerine sunulmuş olan “mutlu dünya ütopyası” ile sarmalanıyorlar. Artık hayalleri, umutları reklamların dünyasının sınırları içinde şekillenmeye başlıyor.

Geçmişte hiçbir jenerasyondan bu kadar çok hayal kurması istenmemişti, beklenmemişti. Teknolojinin nimetleri ile iletişim kanallarının patlaması ile gençlerin en çok sevdikleri eylem olan “hayal kurmak” güdüsünü besleyen markalar, gençleri “pop idol” yapıyorlar, cep telefonları ile film çekmelerini istiyorlar, internette şarkı yarışmaları ile şöhret vaad ediyorlar, hatta yeni reklam filmleri için senaryo ve film istiyorlar.

Gençlerle konuştuğunuz zaman beklentilerinin çok yalın olduğunu anlıyorsunuz. Biraz dikkat kesilirseniz göreceksiniz ki,  nicelik karşısında niteliğin statü sembolü olduğu basit bir dünyada mutlu olacaklarını söylemeye çalışıyorlar.

not: Bu yazı changethis.com sitesinde yayınlanan “The Youth of Today” manifestosundan derlenmiştir

 

Barış ERKOL | ISBN 976-o8-06

Yaşarken ölmek nasıl oluyor?

Sigara içiyorsanız, hele bir de tiryakiyseniz, sigarayı bırakmanızı sanki bütün dünya istiyormuş gibi hissedersiniz. Sigara reklamlarının yasaklanması ve paketlerdeki yazıyla devam eden süreç, daha yaratıcı çalışmalarla yoluna devam ediyor. Elmaaltshift blogunun, yazarlarından sevgili Fırat YILDIZ, sigara ile ilgili güzel bir yazı hazırlamış sizler için. ( Yani tiryaki olmayanlar için güzel bir yazı :)

Mumbai’den Everest Brand Solutions’ın ‘Kanser Hastaları Yardım Derneği’ için yaptığı ve The One Show’da Gümüş Ödül alan bu birebir boyutttaki poster, sigara içilen bölümlere konmuş. Mezarlık etkisinin verilmesi, sigara içenlerin ölüme ne kadar yakın olduklarını göstermesi açısından doğru. Ama yine de etkisi tartışılır.

(Genelde bu ve benzeri outdoor / ilan örneklerinin özellikle sigara gibi bırakması zor alışkanlıklar üzerinde çok etkili olduklarını düşünmüyorum. Sigara üstüne yapıştırılan uyarılar her ne kadar doğru olsalar da tiryakilerin (benim gibi) hala sigara içmeye devam ettiğini veya yurtdışında (nerede olduğunu tam hatırlayamadım) sigara paketlerinin üstüne enfeksiyon kapmış boğaz ve simsiyah bir akciğer resmiyle ne kadar zararlı olduğunu vurgulamaları bile yeterli etkiyi sağlamış değil. Ama yine de yapılan işler bu örnekte de olduğu gibi gayet yaratıcı ve görsel olarak etkili.)

http://www.cpaaindia.org/ (Cancer Patients Aid Association)
Kaynak: http://sandeepmakam.blogspot.com/
http://www.oneclub.org/

Fırat YILDIZ | Elmaaltshift | Alaaddinadworks

Nerede dünya kupası, nerede dönerci Ronalda?

Dünya kupası, bu ayın vazgeçilmezlerinden oldu. İnsanlar her yerde dünya kupasını izliyor. Dünya kupası bir tek bize yaramadı galiba. Hem katılamayıp başka takımlara sempati duymaya çalıştık hem de turizmcilerimiz, bekledikleri turistlere bu yıl onun yüzünden kavuşamadılar. İşte, Onur’un bakışından değişik bir Ronaldo. Genellikle marka ile uğraşmasına rağmen, Onur Yüksel, pazarlama ile ilgili güzel yazılar yazıyor Brandbox isimli blogunda. Onur, içindeki pazarlamacılık yeteneğini ne zaman keşfetti bilmiyorum ama ileride güzel şeylere imza atacağını biliyorum.

Dünya Kupası ile birlikte birden tüm ilgi alaka futbola kaydı. Şu anda Türkiye’deki Alman Turist ve diğer ülkelere mensub turist sayısındaki azalmayı Turizm ile ilgili  firma yöneticileri, Dünya kupasına bağlıyor.
 
Odak noktası Dünya Kupası olunca Firmalarda kendi ürünlerini tanıtmak, markaya sempatiyi arttırmak için çeşitli yollara başvuruyorlar.  Algida Ronaldinho  isimli dondurma çıkardı. Dondurmayı bitirdikten sonra çubuğu atmayın diye de çubuğa Ronaldinho imzası yerleştirildi. Gözlemleyebildiğim kadarıyla çocuklar arasında çok popüler hatta brezilya maçı akşamları satışlarda artış bile varmış bizim marketin söylediğine göre. Gerçi çokta genel bir araştırma değil ama benim oturduğum semt itibariyle başarıya ulaşmış gibi.
Daha da bitmedi devam ediyor  VW GOLF GOAL serisini satışa sundu , sadece 2006 dünya kupasına özel ve sadece bu sene için satışta kalacak. Firmalar Dünya kupası bitmeden pastadan pay almak için elinden geleni yapıyor.

Buda Türkiye’den, fırsatları kollayan bir girişimcinin uygulaması. Fotoğrafta, müşteri dikkatini ürüne yönlendirmek için yine Dünya Kupasında boy gösteren tanıdık bir sima (Ronaldo)  kullanılmış. Ciddiyeti tabi tartışılır ama dikkat çekici olduğu kesin.

Onur YÜKSEL | Brandbox

Başarmış olmak ne demek?

Günümüz dünyasında, herkes başarıya odaklanmış durumda. Her yerde bu kelime çıkıyor karşınıza. Başaracağız, başaracaksınız, biz, ben… Peki neyi başarıyorsunuz? Şirketinizin satışlarını % 50 artırmayı mı! Atölye blogundan, Tunç Kılınç, konuyu farklı bir yerden irdeliyor. Başarmış olmayı, geride bıraktığı miras olarak görmeyi isteyen sevgili Tunç, 20 soruluk söyleşilerle zenginleştirdiği blogunda bunu çoktan yapmaya başladı bile. Sizi harikulade konuk yazarımızla baş başa bırakıyorum. 

Atölye’de, “20 Soruluk Söyleşiler” bölümünde hergün karşılaşmadığımız türde soruları, tanıdığım ve yaşamında fark yarattığına inandığım kişilerle yapıyorum. Bu aralar ise aklıma çok takılan bir soruya kendim cevap vermeye çalışıyorum (Sanırım sonunda ekleyeceğim bu soruyu oraya!):

“Geride nasıl bir miras bırakmak istersin?”

Zor bir soru. Düşünün biraz. Hatta yazıyı okumaya biraz ara verin.

Sanırım ben buldum sonunda.

“Başarmış olmayı” bırakmak istiyorum miras olarak. Evet; başarmış olmak.

- Sık ve çok gülebiliyorsan,

- Akıllı insanların saygısını, çocukların sevgisini kazanabiliyorsan,

- Dürüst eleştirmenlerin takdirini alabiliyorsan,

- Sahte dostlarının ihanetine katlanabiliyorsan,

- Güzelin değerini biliyorsan,

- Diğer kişilerde en iyiyi bulabiliyorsan,

- Daha iyi bir dünya için geride ister sağlıklı bir çocuk, ister iyileştirilen bir sosyal durum, ister ufak bir parça yeşil bahçe bırakabiliyorsan,

- Tek bir kişi bile olsa, biri senin varlığından ötürü daha rahat nefes alabiliyorsa…

İşte bu "başarmış olmaktır" demiş Amerikalı yazar, şair ve filozof Ralph Waldo Emerson (1803-1882).

Emerson’un bu tanımındaki herşeye, ancak en çok da son söylediğine katılıyorum:

"Tek bir kişi bile olsa, biri senin varlığından ötürü daha rahat nefes alabiliyorsa…"

Yatların boy uzunluğu, katların sayısı, arabaların markası, şirketteki odaların büyüklüğünün "başarı" tanımı olduğu hırs dolu bugünkü dünyamızda çoğu insan için ne kadar cılız kalıyordur bu tanım. Kendi vicdanlarını da vergiden düştükleri üç beş kuruşluk bağışlarla satın aldıkları için rahattır içleri.

Var mı gerçekten o kişi, tek bir kişi bile olsa?

Bakın bu bana (daha önceden bir mail ile bana ulaşan, sanırım daha sonra "Çılgın Türkler" kitabında da yer alan) bir hikayeyi hatırlattı:

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi.  Asker en iyi arkadaşının az ileride,  kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye siperden çıkaramayacağı gibi bir ateş altındaydılar.
 
Asker teğmenine koştu hemen: "Komutanım, bir koşu arkadaşımı alıp geleyim mi?" Teğmen "delirdin mi?" der gibi bakar askere…

"Gitmeğe değmez oğlum, arkadaşın delik deşik olmuş.  Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!" Ama asker o kadar ısrar eder  ki, teğmen izin vermek zorunda kalır: "Peki, dene bakalım!"

Asker yoğun ateş altında fırlar siperden ve mucize eseri arkadaşının yanına kadar gider, ve taşır yaralı arkadaşını sırtlandığı gibi. Yuvarlanırlar birlikte siperin içine.

Teğmen koşup yaralıya bir göz atar ve nefes nefese bir kenara yıkılmış askere dönüp:

- Sana hayatını tehlikeye atmaya değmez dememiş miydim!  Bu zaten ölmüş.
- Değdi komutanım, değdi! der asker.
- Nasıl değdi, arkadaşın zaten ölmüş, görmüyor musun?
- Gene de değdi komutanım, çünkü yanına vardığımda henüz yaşıyordu…

Ve onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için…
Ve, hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarlar:

"Geleceğini biliyordum!"

Eğer sizin de "Geleceğini biliyordum!" diyebildiğiniz kişileriniz varsa bu hayatta, yaşarken…

İşte o zaman siz başarılısınız…

Bilmem ister miydiniz böyle bir miras bırakmayı. Ben ise biliyorum artık.

Tunç KILINÇ | ATÖLYE

Hattan düşmekten nefret mi ediyorsun?

Bizim GSM operatörlerimiz, yaratıcı çalışmalar peşinde daha koşmaya başlamadılar. Buna henüz biz mi hazır değiliz yoksa bu kadar yaratıcı ajanslarımız mı yok bilinmez ama sevgili Meltem Günyüzlü bu konuda güzel bir haber sobelemiş Marketing Post okuyucuları için.

Yaz geldi, Times Meydanı’nı yine en çarpıcı outdoor’lar süslemeye başladı. Amerika’nın GSM operatörü Cingular (http://www.cingular.com/indexc) "hattan en az düşüren network" sloganını açıkhavaya taşıdı. BBDO’nun yaratıcılığı açıkhavanın avantajları ile birleşince ortaya oldukça dikkat çekici bir iş çıkmış...

"Hattan düşmekten nefret mi ediyorsun?"

"Hattan en az düşüren ağa geç"

 

Hazır Cingular’dan bahsediyorken logosunu ön plana çıkardığı eski bir bilbordunu da buraya taşımak istedim. Bana bazı çağrışımlar yaptırdı da :)   

Meltem GÜNYÜZLÜ | So-be

Dünya kupası hikayeleri

Dünya kupası ya da futbol size neyi hatırlatıyor. Erkekler, diyecek muhtemelen kadınlar ve Brezilya diyecek tüm erkekler. Televizyonlardan gol sesleri gelecek bir ay boyunca. Sürecek, kazanılacak ve  mutlu olunacak futboldan. Sevgili metin yazarımız, Murat kaya ( Kendisi bu güne kadar tanıdığım en renkli ve zevkli metin yazarıdır) Futbol ve dünya kupası üzerine oldukça farklı bir yazı kaleme almış. Dünya kupası ve hayat…


Seyrettiğimi hatırladığım ilk Dünya Kupası, Meksika 86 idi. O yıllarda dünya kupası benim için “tek kanallı televizyon hatırası” olmaktan öteye gidemedi. Ama yine de bir hikayesi var çünkü o kupayı seyrettiğim televizyon yıllar sonra üniversitede okurken kullandığım televizyon oldu. İki sene sonra oynanacak olan Avrupa Şampiyonası ile Dünya Kupası arasındaki farkı algılamaya çalışıyordum o zamanlar. Çünkü dayım demişti ki; “Dünya Kupası, dört yılda bir oynanır.”

İtalya 90 deyince işler biraz değişiyor. Almanya’yı desteklediğimi biliyorum. İngilizce hazırlığı bitirmişim, orta okula geçmişim, çarpım tablosunu hâlâ bilmiyorum ve “İngilizce bilen çocuk” muamelesi görmeye başladığım yıllar. Bir hikayesi var. Baggio isimli bir adam, maçın ikinci yarısında, yedek kulübesinden maça çıkıyor ve bir anda İtalya’nın kaderini değiştiriyor. İtalya’ya neden “çizme” dendiğini de o kupanın “logosundan” anlıyorum, kendimce. Aslına bakılırsa, İtalya’ya “Çizme” dendiğini de o sıralarda fark ediyorum. Coğrafya deyince “İstanbul’dan öteye” hatıra yok, arada bir de Denizli. Ama Londra’yı sorsan, şak diye gösteririm haritada. Sonra diğer ülkelerin hangi objelere benzediğini bulmak için kafamı çalıştırmaya başlıyorum. Türkiye haritasını dik tutunca, göbekli bir adama benzetiyorum (Orta Karadeniz Bölgesi yani) ama okulda tepki görür diye kimseye söyleyemiyorum. Malum, ihtilal öncesinde doğmuş çocuklarız. Öyle “her şey söylenmez”. Neyse, ben çizgi roman üretmeyi bırakmışım bu kupanın sonuna kadar, futbol topu almışım kendime harçlıklarımla. Onunla oynamaya çalışıyorum. Çizim yeteneği zirvede. Yazın, bir karikatüristin yanında birkaç saat geçirdim de.. Ondan. Bir de Türkçe hocam, verdiğim ödevi benim yaptığıma inanmıyor. Yüzüklerin Efendisi’nden haberimiz yok o sıralar, ama sanırım benzerini yazmışım ve götürmüşüm ödev olarak. Yeminler ediyorum ama kâr etmiyor. [Bu yüzden yüzüklerin efendisi isimli seriyi asla okumadım, okumayacağım; filmini de seyretmedim, seyretmeyeceğim de..] O sıralarda kimse Rusya’nın yıkıldığına ve o ödevi benim yaptığıma inanmıyor, inanamıyor. Almanya dünya kupasını evine götürüyor.

Fransa 98. Önceki kupada sigara karşıtı bir adam iken, bu turnuvada sigaraya başlamış buluyorum kendimi. “Hayat böyle bir şey demek ki” diye felsefe yapıyorum kendimce. Yazmaya ciddi olarak eğiliyorum, hatta okulu falan ikinci plana atmışım. Fransa 98 için önceden hazırlıklar yapıyorum. Kupanın bir kısmını Denizli’de seyredeceğim, diğer kısmını İstanbul’da yeni taşındığımız ve benim bulamayacağım evde. [Tarif ile kendi evine gitmek de enteresan tabi.] Tribünlerde Mick Jagger’ı görmüyor muyum, “vay bee” diyorum. Yaşlanmış tabi. Steven Tyler gibi eğlenceli adam da değil. Fransa’nın simgesi neden horoz diye düşünüyorum. İşin tersi, Denizli’nin de simgesi horoz. En sevdiğim marka Zenith, Bull’un alt markası. Diz üstü bilgisayar yani. Yanında da Marlboro. Nescafe’ye inat, Jacob’s içiyorum. Bu üçünü bir araya getirdiğim zaman kaybediyorum kendimi. Artık kalem, sınavdan sınava lazım olan bir nesne olmuş benim için, artık klavyede full time vakit geçiriyorum. Nedense hayatımda ilk defa Brezilya’yı destekliyorum. Kaybediyorlar. “Güzel turnuvaydı” diyerek kapatıyorum televizyonu. Sırada yeni bir düşünce, “kupa Kore ve Japonya’dayken ben nerede olacağım acaba”. Zaten turnuva bitti, ben Denizli’ye döndüm, bizimkiler de oradan taşındı.

Şimdi Almanya 2006 devam ediyor. İstanbul’dayım. Vaktin ne kadar çabuk geçtiğine dair özdeyişler yazan amcalar gibiyim. Hikayesi mi? Henüz yazmadım, yazınca paylaşırım artık.

Şimdi anladınız mı sevgili “dünya kupalarında eski tadı bulamayan” amcalar, neden artık eski tadı alamadığınızı. Yoksa aynı hikayeyi “yabancı bir guru” geldiği zaman mı dinlemek istersiniz? Sağ mı, sol mu. “Dünya kupası” yerine, “hayat” kelimesini koyunca da aynı şey olacak mı bakalım. Ben onu denemeye gidiyorum. Ciao. 

Murat KAYA | junior Copy Writer